Günümüz dünyasında uluslararası kurum ve kuruluşlar neredeyse yok sayılmakta, kuralların yerini güç almaktadır. Gücü elinde bulunduranlar adeta güç zehirlenmesi yaşamakta ve tüm dünyaya meydan okumaktadırlar. Bu zalim kişiler menfaatleri doğrultusunda istedikleri ülkelere saldırmakta, binlerce masum insanın ölümüne neden olmaktadırlar. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu bu vahşi dünya düzeninde çatışmalar ve savaşlar kaçınılmaz hale gelmekte, insan hakları ihlal edilmektedir.
Atama ve görevlendirmelerde liyakat göz ardı edilmekte, sadakat öne çıkmaktadır. Rüşvet ve yolsuzluk çığ gibi büyümektedir. Hakka değil, kula kulluk edilmektedir.
İnsanlar ayrıştırılmakta ve ötekileştirilmektedir. Hoşgörü iklimi yerini korku iklimine bırakmaktadır. Toplumun temelini oluşturan aileler dağılmakta, kardeşler arasına nifak sokulmakta, akraba ve komşuluk ilişkileri gitgide zayıflamaktadır. İnsanların birbirlerine olanı güveni azalmakta, yardımlaşma duygusu yok olmaktadır. Değer yargılarımızı, örf ve adetlerimizi alt üst eden bazı diziler ve magazinsel programlar reyting rekorları kırmaktadır. Çocuklarımız teknolojinin tuzağına düşmekte, en değerli zamanlarını sosyal medyada gezinerek harcamaktadırlar.
Çinli filozof Chuang Tzu şöyle der:
“İçinde başkalarına yer ayırmayan kişi, onların halinden anlayamaz ve halden anlamayan biri için de herkes birer yabancıdır.”
Aynı dünyada yaşıyoruz, aynı gökyüzüne bakıyoruz, aynı havayı teneffüs ediyoruz ancak birbirimizden bihaber yaşıyoruz. Sadece “canı” düşünüyoruz, “cananı” unutuyoruz.
Şair Sabahattin Ali şöyle der:
“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek ve koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.”
Önemli olan sadece yaşamak değildir; yaşarken yaşatmayı da bilmektir. Yani dertli olanların dertleriyle dertlenmek ve yaralarına merhem olmaya çalışmaktır. Bunun için kendi kabuğumuzdan çıkıp başkalarına dokunabilmeli ve onların hayatında olumlu izler bırakmalıyız. Yaratılışın ve yaşamın anlamı tam da budur.
Ancak kendisine faydası olamayan biri, başkalarına da faydalı olamaz. Kendini değiştiremeyen, başkalarını hiç değiştiremez. Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin lideri Mahatma Gandhi şöyle der:
“Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol.”
Dünyayı değiştirmek istiyorsak değişime önce kendimizden başlamalıyız. Bunun için kendimizi yakından tanımalıyız. Tıpkı bir kitap okur gibi kendimizi okumalıyız. Okurken eksiklerimizi görebilmeli, hatalarımızı ve yanlışlarımızı fark edebilmeli, potansiyelimizi keşfedebilmeliyiz. Sonra bizi biz yapmaktan alıkoyan ne varsa hepsinden kurtulmalıyız.
En başta “Benden bir şey olmaz”, “Ben yapamam” gibi olumsuz düşüncelerden sıyrılmalıyız. Sonra hedeflerimize odaklanmalıyız. Başarılı olmak istiyorsak kendi sınırlarımızı aşmalıyız.
Westminster Manastırı’nda bir din adamının mezar taşında şu ifadeler yer almaktadır:
“Genç ve hürken, düşlerim sonsuzken çevremdeki her şeyi değiştirmek isterdim, dünyayı bile. Yaşlanıp akıllanınca dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi azaltarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda artık son bir gayretle sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim.
Şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla memleketimi daha ileri götürebilirdim.”
Hayatımıza ışık tutacak bu ifadeler, ünlü yazar Tolstoy’un şu sözünü destekler niteliktedir:
“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor.”
Dolayısıyla değişime önce kendimizden başlamalıyız. Aksi halde hiçbir şeyi değiştiremeyiz.



